Gündem

Unutulmuş bir zafer: Kutü’l-Amare

Kamuoyunun gündemine dün Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun 'ya Sykes - Picot ya Kutü'l Amare' sözleriyle yeniden giren Kutü'l Amare, Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı sırasında, kenarda kalmış, unutulmaya yüz tutmuş ünlü bir zaferi. Osmanlı'nın bu zaferi, dönemin İngiliz basınında “Britanya tarihinin en aşağılık şartlı teslimi” olarak yer almıştı
Emre Gül/ Dünya Bülteni - Tarih Dosyası

Osmanlı İmparatorluğu’nun, Birinci Dünya Savaşı’nda savunma yapmak durumunda kaldığı cephelerden biri de bölgede bulunan petrol yatakları sebebiyle İngiltere’nin hedefi haline gelen Irak oldu. İşgal hazırlıklarına Eylül 1914’te başlayan İngiltere, Bahreyn adalarında topladığı Hintli ve İngilizlerden müteşekkil Irak Sefer Kuvvetleri’yle 22 Kasım 1914’te Basra’yı işgal etti. General John Nixon komutasındaki bu kuvvetlerin saldırısıyla, yaklaşık dört yüz yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan Irak’ta planlı bir şekilde ilerlemeye başlayan İngiliz-Hint birliklerini durdurmak için Süleyman Askeri Bey görevlendirildi. Yeterli miktarda askerin bulunmadığı cephede, Trablusgarp’ta olduğu gibi yerli Arap milislerle örgütlenmeye çalışan Süleyman Askeri Bey, Basra’ya yapılan Şuaybe hücumunda mağlup olunca intihar etti. Bu sırada Nasıriye ve Amare’yi ele geçiren İngilizlerin başında, gelecekte Mondros Mütarekesi için İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında arabuluculuk yapacak olan General Charles Townshend vardı.

Kendisi ilerlemeyi tehlikeli görmesine rağmen bir an önce Bağdat’ın ele geçirilmesini lüzumlu gören üstlerinin emriyle harekata devam eden General Townshend, 29 Eylül 1915’te Kutü’l-Amare’ye girdi. Osmanlı kuvvetleri ise geri çekilerek Albay Sakallı Nurettin Bey komutasında “Selman-ı Pak”ı tahkim etmeye başladı. Tahkimat sürerken cepheye Enver Paşa’nın amcası Mirliva Halil Paşa’nın bir kolorduyla gelmesi, kötü gidişatı tersine çevirdi ve General Townshend, 4500’den fazla kayıp vererek Kutü’l-Amare’ye ricat etti. Dicle Nehri sahilindeki bu kasaba coğrafi konumu sebebiyle İngiliz-Hint ordusu için adeta bir kapandı. Burada mevzilenmekten başka çaresi kalmayan General Townshend,  kasabayı tahkim ederken, Mirliva Halil Paşa ise kuşatma çemberini kapatmak için birliklerine manevra emri verdi.

Düşmanın içinde bulunduğu durumun farkında olan Mirliva Halil Paşa, çemberi kapattığı sırada İngilizlere teslim olmaktan başka çareleri olmadığını bildirdi. Bu teklifin reddedilmesi üzerine de 7 Aralık 1915’ten, 29 Nisan 1916’ya dek sürecek olan 143 günlük Kut Kuşatması başladı. Kuşatma hattını yarmak için girişimlerde bulunan General Townshend, sadece Osmanlı askerleriyle değil kendi ordusu içinde meydana gelen sorunlarla da mücadele etmek zorunda kaldı. Çünkü 6.Tümenin içinde bulunan Hintli askerler, özellikle Müslüman Patanlar din kardeşleri olan Türklere karşı savaşmak istemedikleri için disiplin sorunlarına, firarlara ve isyanlara sebep olmaktaydı. Bildiriler yazdırarak Müslüman askerleri Halifenin ordusuna katılmaya teşvik eden Mirliva Halil Paşa, gayri Müslim askerleri de İngiliz emperyalizmi üzerinden isyana davet etti.

Bu sırada, Basra üzerinden gelecek İngiliz kuvvetlerini durdurmak için gerekli tedbirler alınırken Başkumandanlık Genel Karargâhı İran, Irak ve Musul’daki kuvvetlerden müteşekkil iki tümeni VI. Ordu haline getirerek Alman Mareşal Von Der Goltz Paşa’nın emrine verdi. Cephe Grup Kumandanlığı’na ise Mirliva Halil Bey atandı. İngiliz Komutanlığı ise Townshend kuvvetlerini kurtarmak için General Fenton Alymer’le bazı girişimlerde bulundu ise saldırılar püskürtüldü. 22 Mart 1916’ya gelindiğinde Times Gazetesi, Townshend’ın durumunun son derece tehlikeli olduğunu yazmaktaydı.

Hem Kutü’l-Amare’deki hem de onlara yardıma gönderilen İngiliz ordularının ağır zayiatlarla neticelenen başarısızlığı, Kutü’l-Amare’de erzakın azalmasına bağlı olarak açık ve hastalıklara neden oldu.  Sebze, meyve ve konservelerin tükenmesi üzerine önce öküzler yendi. Bunlar da bitince İngiliz askerleri at ve katırları yemeye başladılar. Dini inançları gereği bunları yemeyerek aç kalan Hintli askerlerin sağlığı ise günden güne kötüleşti. General Townshend, Hintlilere at eti yedirebilmek için Hindistan’daki İngiliz yetkililerden at eti yemenin caiz olduğuna dair dini liderlerden fetvalar alırdı ancak at eti yemeyi reddeden Hintli askerler güçten düştüler.

Kutü’l-Amare’de savaşan İngiliz askerlerinden Lan Martin de yazdığı mektuplardan birinde bu durumu: “İlk atı yaklaşık 3 hafta önce kestik. O günden beri günde 20 tane kesiyoruz. Etimiz vardı ama et değildi. At kıyması, çömlekte pişmiş at çorbası, tıka basa at eti. İngiliz askerleri katır veya at eti yemeyi reddeden Hint taburlarından daha iyi dayanıyor.” şeklinde anlatmaktaydı. Bu durum gazeteler aracılığı ile Osmanlı kamuoyunca da dikkatle takip edilmekteydi. Örneğin Tercüman-ı Hakikat Gazetesi, Times Gazetesi’ne dayanarak: “Times Gazetesi Irak’taki vaziyet hakkında neşr olunan  son işarat-ı resmiden bahisle Dicle havalisindeki  İngiliz kavası vaziyetin birçok endişelere bais olduğunu itiraf eylemektedir. Aynı gazete, Iraktaki İngiliz heyet-i seferiyyesinin idaresindeki yolsuzluk ve intizamsızlık hakkında bir makale neşr edip diyor ki: “Dicle ile Fırat arasındaki sahne-i harekattan pek acı şikayetler aldık. Bilhassa Hükümet-i Hindiyye memurlarından pek ziyade şikâyet ediyorlar. İhtiyacat-ı harbiyyenin teşkilatı ve tedariki mesuliyeti hususunda memurin-i Hindiyye, Londra Harbiye Nezareti’yle müşterektir.

Bize vaki olan ihbarat ve şikayat, sıhhiyenin tamamiyle iflas eylediğini isbat ediyor. Ağır mecruh zabitler ve askerler iki üç gün bakılmaksızın kalmaktadır.  Mecruhların yaraları ancak iki üç gün sonra tedavi-i iptidaiye nail olmaktadır. Dicle’den aşağı inen vapurlar mecruhlar ile dolu bulunmaktadır. (Bombay)a gelen mecruhların ahvali son derecede fenadır. Bardaktan boşanırcasına yağmakta olan yağmurlardan yaralar tefessüh etmektedir.



Bu ahval-i fecianın bütün mesuliyeti Hindistan İdare-i Sıhhiyesi’ne ait bulunur. Bilhassa Irak muharebatının safahat-ı ahiresi Hint İdare-i Sıhhiyesi’ni büsbütün ezmiştir. Parlamento azasından Malcolm yazmış olduğu mektupta diyor ki: “Irak sahne-i harbindeki İngiliz ordusunun ahvali pek feci olduğu ihbar ediliyor. Askerin iaşesi ve elbas-ı hususatı büsbütün noksan olup ahval-i sıhhiyesi son derecede şayan-ı endişedir. Binlerce mecruhu ancak üç tabib müdavat ediyor. Sargı levazımı mefkud bulunuyor. İbtal-i his edilmeksizin ameliyat-ı cerrahiye icra edilmektedir. Beş yüz mecruh tek bir hasta bakıcının taht-ı nezaretindedir. Yalnız birkaç Hintli hamal, hasta bakıcıya muavenet etmektedir.  Ayağından mecruh olan bir zabit on sekiz gün bakılmamış ve sargısı değiştirilememiştir. Hükümetin bu ahval-i feciaya dair derhal izahat vermesini talep ederim. Hükümet Irak’taki umur-ı sıhhiyenin Hükümet-i Hindiyeye aid olduğunu temin ederek kabahati kendi üzerinden atamaz. Mademki İngiltere Hükümeti, İngiliz evladını Irak’a göndertiyor. Bunlara bakılmamasından dolayı kendisi mesuldür.” Şeklindeki haberleri okuyucularına duyuruyordu.

Bu kötü durum İngiliz komuta kademesinde değişikliklere ve İngiliz kamuoyunda tepkilere neden olurken, hala kendisine yardım geleceği ümidinde olan General Townshend, Halil Paşa’nın yaptığı ikinci teslim teklifini: “Türkler muharebe sırasında daima iyi asker ve necip insanlardır fakat ben henüz teslim olmayı düşünmüyorum” diyerek reddetti. İngiliz karargahı her şeye rağmen kuşatma altındaki kuvvetlerine cephane ve yiyecek ikmali yapabilmek için daha önce denenmemiş yollara başvurmaya başladı. Dünya savaş tarihinde ilk defa olarak 15-29 Nisan 1916 arası Short 184 tipi 225 beygirlik deniz uçakları ile havadan yardım yapmaya çalıştı. Kuşatma altındaki İngiliz ordusu için son yardım girişimi ise 12 Nisan 1916 gecesi Felahiye’den gönderilen 270 ton erzak ve çeşitli silahlar ve üç makineli tüfeğin, kaptanı ve mürettebatıyla birlikte etkisiz hale getirildiği “Julnar Vapuru” yla yapıldı. Irak’ta uğradığı son hezimet üzerine İngiliz Genel Komutanlığı, Kutü’l-Amare’de Halil Paşa ordusu tarafından tecrid ve muhasara edilmiş olan İngiliz askerinin kurtarılması için artık ümit kalmadığından  General Townshend’e başının çaresine bakmasını emretti.

Teslim şartları için görüşmelere başlayan General Townshend,ordusunu kurtarmak için son bir hamle olmak üzere Mirliva Halil Paşa tarafından latife olarak telakki edilen bir rüşvet teklifinde bulundu.  Bu teklif İngilizlerin ünlü casusu Arabistanlı Lawrence, tarafından ikinci kez tekrarlandı ise de reddedildi. Halil Paşa’ya yapılan rüşvet teklifi Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nde: “Townshend’in kurtulmak için ettiği teklif” başlığıyla ve “General Townshend, ordusuyla beraber  serbestçe çıkmasına  müsaade edilmek şartıyla Kutü’l-Amare’nin teslimini teklif ve buna mukabil ne kadar topu varsa bunları ve nakit olarak bir milyon lira vereceğini vaad etmiş ise de bu gülünç teklif bi’t-tabi derhal reddedilmiştir.” Satırlarıyla Osmanlı kamuoyuna duyuruldu.







Neticede General Townshend, İngiliz Karargâhı’na gönderdiği telgrafla onay aldıktan sonra ordusuyla birlikte 29 Nisan 1916’da kayıtsız şartsız teslim oldu. Yerli ve yabancı basında geniş yankı uyandıran zafer, Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nde “İngilizlerin Tarihi En Büyük Felaketi” başlığıyla manşet oldu. “Kutü’l-Amare’de mahsur bulunan 13000 mevcutlu General Townshend ordusunun bugün esir-i harb olarak teslim alınmaya başlandığı Başkumandanlık Vekalet-i Celilesi’nden işar olmağla ahali-i muhteremeye ilan olunur. Türk ordusu bugün Osmanlı bayrağını yine yeni bir şan ve şerefle ila etti. Birkaç günden beri İngiliz menabiinden gelen haberlerde İngilizlerin memleketleri efkâr-ı umumiyyesini Kutü’l-Amare’nin sukutuna hazırlandıklarını ihsas ediyordu.  İngilizlerin korktuğu ve bizim büyük bir atşanla beklediğimiz bu akıbet nihayet tahakkuk etti.  Ve Çanakkale’de Türk süngüsünün acısını çeken İngilizler bu defa da Irak’ta yine aynı elemi fakat bu defa daha vasi bir mikyasda his ettiler. Yekdiğerini takib eden bu hezimetler artık İngiliz necm-i ikbalinin sönmek üzere olduğunu vazıhan gösteriyor.”Şeklinde haber olan zafer, yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da sevinçle karşılandı ve başta Almanya İmparatoru olmak üzere, Avusturya Kralı, Saksonya Kralı gibi müttefik devlet başkanlarından tebriknameler geldi. Hatta Kutü’l-Amare muzafferiyeti üzerine Viyana şehri Türk bayraklarıyla donatıldı.

Gölgede kalan ve hatta biraz da unutulan bu zafer, “Britanya tarihinin en aşağılık şartlı teslimi” olarak hafızalarda yer edindi.  Burada uğradığı hezimeti hiçbir zaman unutmayan General Townshend hatıralarına “İngiltere Hükümeti bana bir ay dayandığım takdirde kurtarılacağımı vaat etmişti, ben beş ay dayandım ve fakat ne yazık ki verilen söz tutulmadı… Kutü’l-Amare ve Cehennem eğer benim olsaydı, herhalde Kutü’l-Amare’yi satar, Cehennemi muhafaza ederdim” derken, İngiliz askerlerinden William Spackman, “Herkes kahrolmuştu. Korkunç bir değersizlik hissi veren o teslim olma sabahını asla unutmayacağım. Teslim olmanın melankolik işlerini yapmaya başladık. Zavallı topçular gururla baktıkları silahlarını parçalara ayırırken bazıları gözyaşlarını tutamıyordu. Türkler öğleyin geldiler ve mevzileri devraldılar. Babil’in sularının kenarında oturduk ve ağladık.” Diye yazdı. Kuşatmayı bizzat yaşamış İngiliz subayları ise yıllar sonra İngiltere’de “Kut Cemiyeti”ni kurdular.
























Kaynaklar:
Kut, H., Bitmeyen Savaş, 7 Gün Yayınları, İstanbul.
Atatürk Araştırma Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, c.1, 3.baskı, Ankara.
Townshend, C.V.F., Irak Seferi ve Esaret, Yeditepe Yayınevi, İstanbul.
Sakin, S., (2008) “Birinci Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi’nde Osmanlı Devleti ile İngiltere Arasındaki Çarpışmalar(1915)”, Akademik Bakış, c.2, S.3, İstanbul, s.133-152.
Karakaş, N., “Britanyalıların Gözüyle Sina-Filistin Cephesi’nde Türk Askeri”, Tarih İncelemeleri Dergisi, c. XXVII, S.2, İstanbul, s.403-425.
Üzen, İ., “Türklerin Kut’ül-Amare Kuşatması Sırasında İngiliz Ordusunda Bulunan Hintli Askerlerin Tutumu(Aralık 1915-Nisan 1916)” Akademik Bakış, c.2, S.3, İstanbul s.81-102.
(18 Mart 1916), (21 Mart 1916), (22 Mart 1916), (22 Nisan 1916), (25 Nisan 1916), (26 Nisan 1916), (29 Nisan 1916), Tercüman-ı Hakikat.
Danişmend, İ. H., İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.4, 2.baskı, Doğu Kütüphanesi Yayınları, İstanbul.
Harp Mecmuası, (1334), S. 12,İstanbul, ss. 192.

Devamı »

M.Kemal Atatürk’e baygınlık geçirten konuşma

TBMM II. Dönem Gümüşhane Milletvekili Kadirbeyoğlu Zeki Bey, M. Kemal ve avenesini Meclis’te nasıl perişan ettiğini ve bu olaydan sonra başına neler geldiğini anılarında anlattı. Zeki Bey’in anlattıkları, o dönemki yönetimin beğenmediği bir görüşü dile getirenlerin -bu, dokunulmazlığı olan bir Milletvekili dahi olsa- başına gelenleri, kısaca dönemin diktatörlüğünü çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor.

Gümüşhane Milletvekili Kadirbeyoğlu Zeki Bey’i dinliyoruz:

“3 Mart 1924 Pazartesi, Şer’iyye Vekâleti’nin ilgası, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekili’nin vekâletten ayrılması, Hilâfet’in ilgası ile Hânedân-ı Saltanat’ın hârice teb’îdi (yurtdışına sürülmesi).

Bunların hiçbirisi bir encümene havâle edilmeden, doğrudan doğruya Hey’et-i Umûmiye’ye sevk ile müzâkeresine başlandı.

Her iki vekâletin iki dakikada ilgâsından evvelce Hilâfet ve Saltanat’ı yani umûr-i idâre-i devletin Hilâfet’ten ayrılmış olması münâsebetiyle sırf mânevî bir şekilde kalmış olan Hâlife ve hânedanın millî hududlar hâricine teb’îdi müzâkeresine geçildi.

Mustafa Kemal Paşa da, meb’uslar arasında oturmakta idi.

Bu mesele hakkında söz alan iki meb’us çıktı. Biri ben, diğeri Kastamonu Meb’usu Erkân-ı Harp Miralayı Albay Hâlid Bey idi. (Istiklâl Harbi’nde cepheyi yarıp Başkumandanı’nı esir eden ve zaferi ordumuza temin eden Dadaylı kahramandır.)

Ben şahsen, altıyüz seneyi mütecâviz bir hânedanın perişan bir hâlde millî hududlar hâricine atılıp kovulması ve sürülmesini Türk Milleti’nin ulûvvü cenablığıyla kabil-i kıyas görmedim ve bulamadım. Bâhusus (özellikle) bu hânedan, Avrupa âile-i kraliyeleri gibi milletlerin kurdukları, başkalarının eyâdi-i gasbından kurtardıkları vatanlarını, kendi ırklarından olmadığı halde büyük gördükleri Kral âilelerinden kendilerine bir kral isteyerek başlarına geçirmiş değillerdi.

Osmanlı Hânedânı, bunlarla hiçbir vakit kabil-i kıyas olmayıp, doğrudan doğruya kendi aşîretinin reisi bulunan Birinci Pâdişah Osman Bey, Selçuklular’ın bir beyliğini kabûl ederek Domaniç’e yerleşmiş ve Selçuk Hükümeti’nin inkırâzı vukûunda o da diğer beyler gibi istiklâlini ilân etmiştir ve bunun neticesi olan muazzam Osmanlı Imparatorluğu’nun ana temellerini atmaya muvaffak olmuştur. (…)

Benim nokta-i nazarım (görüşüm), Makarr-ı Hükümet (Hükümet merkezi) yapılan Ankara’nın gözü önünde bir mahallede kendilerine Feriye Sarayları gibi yapılacak iki üç cesim (büyük) apartman içerisinde yerleştirerek Hükümet-i Cumhûriyeti’nin nezâreti altında ikametlerine müsaade olunması zükûr-ünas (erkek) evlâdlarının da bizim evlâdlarımız gibi resmî mekteblerde tahsil ettirerek, işe yaramayan aksâmını devlet memuriyetlerinde tahsil ve derecelerine göre istihdâm edilmesi ve binnetice yarım asır zarfında halka karışıp memlekete daha müfid (faydalı) bir unsur olmuş olurlardı. Osmanlı Hânedanı teessüs ederken zamanında kendilerinden daha büyük ve kudretli hükümdarlar yok muydu? Karahanoğulları, Isfendiyaroğulları ve Dulkadiroğulları hânedanı, bunları o zamanın Osmanlı Padişahları hatta yurtlarını zabtettikleri halde, kapı dışarı sürüp süründürmediler. Evlâdlarını, kendilerini taltîf ederek istihdâm ettiler. Biz de bu ciheti güzelce tatbik edebilirdik. Ben bu nokta-i nazarı müdâfaaya kalkışıyorken, Gazi’nin (M. Kemal’in) sağa sola, vukû bulan işâretleriyle mâiyet-i seniyyelerinden ilk evvel Istanbul Meb’usu Ali Rıza Bey karşıma çıktı. Birinci Harb-i Umûmi’de meşhur levâzım reisi Ismail Hakkı Paşa’nın sağ eli olan bu yadigâra,

“- Siz Saray hafiyesi ve Saray’a mensubsunuz” demesini müteâkib,

“- Bana Saray hafiyyesi ve Saray mensubu diyen bu adam bunu isbât etmesi îcâb eder. Aksi takdirde en büyük nâmussuzdur. Zaten vazifesinde hırsızlıkla iştihâr etmiştir” diye ağzının payını verdikten sonra (Bu Ali Rıza Meclis’te kestor [Mali işlere bakan yüksek görevli] olarak bulunduğu müddetçe yaptığı suistimalinden dolayı çıkarılmıştır) Mustafa Kemal etrafına bakınarak, arkasında gördüğü Kozan Meb’usu Jandarma Zâbiti Ali Sâib’e işaret etmesi üzerine, elleriyle ne yapayım gibi bir işâret vererek:

“- Zeki Bey, Zeki Bey, Hânedan bu müdafaanı görseler seni damad yaparlardı” diyerek yavan bir hezeyanla salondan çıktı.

Cevâben:

“- Damâd-ı Şehriyârî olmak, elbette bir şereftir. Burada kalmış olsalar sizlerden kimseye sıra kalmazdı. Değil Damâd-ı Şehriyârî olmak, fırkanızın edib-i muhteremi Celâl Nûri Bey, Saray’a soğancıbaşlığına çoktan tâlib çıkmıştı.”

Onun peşine Gazi, Topçu Ihsan’a işâret etti. Teşehhüd miktarı Bahriye Vekilliği yapıp, kendisiyle beraber Vekâleti de yıkıp meşhur Havuz-Yavuz meselesiyle mahkemeye sevkedilen şahs-ı maruf da payını alarak yerine oturması Gazi’yi büsbütün çileden çıkardı. Yine etrâfa işâret vermeye başladığı sırada, artık tahammül edemeyerek doğrudan doğruya kendisine hitâb ettim:

“- Paşa, paşa, ben ne Hânedandanım ne de mensubtum. Ben bir hakikati ve kendi görüşümü müdâfaa ediyorken, siz boyuna işâret vererek karşıma adam çıkarmak istiyorsunuz. Ben senin gibi de, Bendegân-ı Hazret-i Şehriyârî’den değilim. Tard olunduğun (görevine son verildiği) halde, Erzurum Kongresi’nde Yâverân-ı Hazret-i Şehriyârî Kordonu’nu kemâl-i fahr-i mübâhatla sînene takarak geldin. Ve bugün de hâlâ altın imtiyaz madalyasını göğsünde taşıyorsun. Mektebden çıkıyorken sadâkat yeminini ben değil sen yaptın. Kızaracak yüz benim de yüzüm değildir” diyerek kürsüyü terkettim. Zira müzâkere çığırından çıkarılmıştı. (Beyînat aynen bu şekilde cereyân etmişti. Matteessüf zabıt değiştirilerek birçok kelimeler çıkarılmıştır.)

Mustafa Kemal hiç me’mul etmediği (ummadığı) bir hücuma mâruz kalınca baygınlık geçirdi. Yâverân, hemen odasına naklederek, beş dakika sonra da otomobili ile Çankaya’daki köşklerine naklettiler. Sonradan aldığım bir habere göre “öldürün” demiş.[1] (…)

Bir akşamüzeri Meclis’te gardroptan pardesümü giyerken, cebimde fazlaca bir kabarıklık gördüm. Elimi cebime attım, sert bir mukavva parçası, hariçten yokladım, başka bir şey yok. Çıkardım, üzerinde kurşun kalem ile acele yazılmış bir yazıyı gördüm.

“- Biz seni çok severiz. Otomobille çiğneyeceklerdir. Meclis karşısında bekleyen otomobile dikkat, kağıdı yak!..”

Kağıdı ezerek hânede yakmak üzere cebime koydum. Çıktım. Ankara Palas Oteli, az ilerisinde boş bir makina bekliyordu. Ben kenardan yavaş yavaş yürümeye başladığım sırada o da harekete geçti. Taş Han önünde Rüşdü Paşa ile Fâik Bey’i gördüm. Meseleyi anlattım. Beraberce yürümeye başladık. Camii geçtikten sonra, tam dört yol ağzında ben tedârikli bulunarak karşıya geçmek istediğim anda otomobil var kuvvetiyle üzerime yollandı. Kurtulamayacağımı anlayınca birden bire fırladım. O hızla geçti, ilerde durdu.”[2]

*********

KAYNAKLAR:

[1] Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in Hatıraları, (Hazırlayan: Ömer Faruk Lermioğlu), Sebil Yayınevi, Istanbul 2007, sayfa 197 ve devamı

[2] Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in Hatıraları, (Hazırlayan: Ömer Faruk Lermioğlu), Sebil Yayınevi, Istanbul 2007, sayfa 208, 209.

**********

Kadir Çandarlıoğlu
http://www.belgelerlegercektarih.com

Devamı »

Yaptığımız Gıybet mi?

Bizim yaptığımız; “Haram olmayan Gıybet”tir

Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir deyimle, kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir şeyi, din kardeşimiz hakkında arkasından konuşmamız anlamına gelir. Halk arasında dedikodu, gıybet ile aynı anlamda kullanılır.

Fakat istisnalar vardır…

Şuralarda gıybet câizdir:

İslam uleması gıybet ve ifşanın hangi durumlarda caiz veya gerekli olduğu konusunda önemli açıklamalar yapmışlar, hatta kitaplar yazmışlardır. Bu açıklamalarda caiz olan durumlar şöyle sıralanmıştır:

1 – Haksızlığa uğrayan bir kimse, hakkını alabileceğini, zulmü engelleyebileceğini umduğu şahıslara durumu anlatabilir.

***

2 – Dine ve ahlaka aykırı bir davranışını gördüğü kimsenin bu durumunu gören ve bilenler, düzeltmesi muhtemel olan kimselere aktarabilirler.

***

3 – Dince yanlış davrandığına inandığı bir kimsenin davranışını, dini bilen bir kimseye (mesela müftüye) anlatarak doğru bilgi (fetva) alma teşebbüsünde bulunabilir.

***

4 – Halkı korumak, onlar için hayırlı olacağı kanaatiyle ilgililere bildirmek için ayıplar ve günahlar açıklanabilir; bazı durumlarda bu caiz değil, gerekli (farz) olur. Mahkemede şahitlik edecek şahısların da “yalan söylemekten çekinmeyeceklerini gösteren” kusurları hakime bildirilir.

***

5 – Bir kimse diğeri ile evlenmek, ortak veya komşu olmak, ona bir şeyi emanet etmek, onunla bir iş yapmak, ondan din ilmi öğrenmek… istediğinde kendini korumak isteyen taraf, karşı tarafı tanıyan birisine “onun nasıl bir kimse olduğunu” sorarsa, bildiği kusurlarını açıklaması gerekir.

***

6 – Kamu görevinde istihdam edilen bir kimse ya buna ehil değilse veya görevini kötüye
kullanmaktan çekinmeyeceğini gösteren bir günahı ve ahlaki kusuru varsa, bunları bilen kimse, o şahsın amirine –kamuyu korumak maksadıyla- durumu bildirmekle yükümlüdür.

***

7 – Günahını ve kusurunu gizlemeyen, açıkça yapan ve gösteren kimsenin bu davranışlarını konuşmak, haram olan gıybete girmez.

***

8 – Bir kimsenin “topal, kel, kör, köse” gibi bir lakabı varsa ve o kimseyi anlatmak (tarif etmek, tanıtmak) için bunları zikretmek gerekiyorsa mesela “Topal Osman” denir ve bu haram olan gıybete girmez.
Bütün bu istisnaların ayetlerde ve hadislerde dayanakları vardır.
Örneğin bu hususta bir Hadis-i Şerif şöyle;
Açıktan günah işleyenleri anlatmaktan niçin çekiniyorsunuz? İnsanlar onları ne zaman tanıyacak? Onların kötü eylemlerini anlatın ki, insanlar onlardan sakınsınlar, zarar görmekten korunsunlar. (Beyhaki)

***

Başka bir misal;
Müşriklerin ileri gelenleri, Ebû Talib’e gelerek;
Ey Ebû Talib; yeğenin putlarımıza ve dinî inançlarımızı kötüledi, akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil.” dediler.
Bu ve diğer haberler Peygamberimize (sallallahu aleyhi vesellem) ulaşınca:
“Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm.” demiştir. (bk. Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- 2/63; Taberî, 2/218-220).
Bizim yanlış yaptığımızı iddia edenlere soruyorum, haşa Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) de mi yanlış yapmıştır?
Ayrıca “bu müşrikler zamanında bizi diğer kavimlerin saldırısından korumuştur, o halde bunlara ses çıkarmayayım” dememiştir.
Herkes bundan ders alsın.
O halde bize de şunu demek düşüyor; “Bunu bilesiniz ki, ey insanlar! Güneşi sağ elimize, ayı da sol elimize verseniz, biz yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmeyeceğiz. Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut biz bu uğurda canımızı veririz.”

**********

`K. Çandarlıoğlu´
belgelerlegercektarih.com

Devamı »

Ermenilerin uyguladığı mezalim kan donduruyor

Kahramanmaraşlı tarihçi Yalçın Özalp, soykırım iddialarında bulunan Ermenilerin sadece Kahramanmaraş çevresinde 1895 ila 1920 yılları arasında yüz bini aşkın asker ve tespit edilemeyen boyutta sivili katlettiğini bildirdi.

Sözde soykırım iddialarında bulunan Ermenilerin, 1895 ile 1920 yılları arasında uyguladığı mezalim kan donduruyor. Ermeni tehcirinin yüzüncü yılı dolayısıyla 2015 yılı için lobi faaliyetlerine hız veren Ermenilerin, belirtilen 25 yıllık süre içerisinde sadece Kahramanmaraş’ta yüz bini aşkın asker ve belirlenemeyen miktarda sivili katlettiği ifade ediliyor.

Ömrünü Ermeni mezalimi ve Kahramanmaraş Milli Mücadelesi üzerine araştırmalar yaparak geçiren tarihçi Yalçın Özalp, mevcut belgelerle birlikte Ermeni katliamlarının uluslararası kamuoyuna anlatılması gerektiğini söyledi.

1895 yılında Zeytun (Süleymanlı) isyanını çıkartan Ermeni Çetecilerin sadece bu dönemde 13 bini asker 20 bin kişiyi katlettiğini dile getiren Özalp, bu rakamların çete lideri Agasi’nin hatıratında da yer aldığını vurguladı. Osmanlı askerleri tarafından yakalanan, ancak dış devletlerin baskısı nedeniyle Tulon limanında Fransızlara teslim edilen Agasi’nin 1897 yılında kaleme aldığı hatıratında bu katliamının teferruatlı olarak anlatıldığını belirten Özalp, şöyle konuştu:

“1895 yılındaki isyanı çıkaran Ermeni çete reisi Agasi isimli zat ki, benim Ermeni İntikam Alayı Maraş’ta isimli kitabımda bu kişinin resmi de vardır. Bu kişi 1897 yılında hatıratını yazacak. Hatıratının 711’nci sayfasında aynen şu cümleyi kullanıyor, ‘Müslümanlardan 13 bini asker olmak üzere 20 bin kişiyi katlettik, bizim zayiatımız sadece 127 kişidir.” Rakam çok çok orijinal. Rakam doğru veya yanlış ama hatıratın aslı elimde. Bu rakamın o hatıratta bulunması bizim nasıl bir tedbir almamız gerektiğini belirtecek unsurlar taşıdığı kanaatindeyim. Şimdi böyle denilen bir durumda bu cümleyi, bu eseri dünyanın tüm dillerine çevirerek kamuoyuna sunmamız gerekir. Ama ne yazık ki bizim Maraşlının bile bundan haberi yok. Biz bu konuyu dünya kamuoyuna anlatmak istiyorsak işte elimizde bir numaralı vesika. Agasi’nin Fransızca olarak 1897 yılında yazılmış bulunan hatıratı.”

Ermenilerin katliamlar sırasında yardım derneklerini bile kullandığını kaydeden Özalp, “Bu Ermenilerin isyanlarında gayet safiyaneki aslı bende bulunan şu mühür Ermeni Çocuk Esirgeme Kurumu’na aittir. Bu mührün yer aldığı Ermeni Çocuk Esirgeme Kurumu adı altında memleketi perişan etmişler, ortalığı birbirine katmışlar. Silah deposu olarak kullandıkları bu kurumlarla binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olmuşlar” diye konuştu.

“DEDELERİM, DERİSİ YÜZÜLEREK VE YAKILARAK KATLEDİLDİ”

1915 yılında Kahramanmaraş’ın Fındıcak bölgesindeki isyanda annesinin babasının ve onun kardeşinin Ermeniler tarafından vahşice katledildiğini belirten Özalp, o döneme ait Nüfus Müdürlüğü’nün vefayat defterlerinde yaptığı araştırmalarda binlerce insanın benzer şekilde öldürüldüğünü dile getirdi.

Olayın tanıklarından Ahmet Yetim isimli vatandaşla Eskişehir’e gidip konuşma fırsatı bulduğunu kaydeden Özalp, şöyle devam etti:

“1915 yılında Fındıcak bölgesinde Ermenilerin çıkartmış bulunduğu isyan sırasında annemin babası Ali Kavas Kamil Efendi ve amcası Ahmet Bedevi Efendi Ermeniler tarafından katledilmiştir. Bunu Eskişehirli Ahmet Yetim isimli gazi aynen şöyle anlattı, ‘Ali Kavas Kamil Efendi isyan eden Ermenilerle konuşmaya gider ancak kapıdan çıkarken atar vururlar, bacağından asarlar ve derisini yüzmeye başlarlar. Kardeşi Ahmet Bedevi Efendi ‘ne yapıyorsunuz’ diye dışarı çıkınca ona da ateş ederler, onu da koltuk altlarından çınara bağlarlar ve altına ateş vererek yarı beline kadar canlı canlı yakarlar. Ben bunları Ahmet Yetim’in yanı sıra annemin dayısı Mazman Mustafa’dan da ağlaya ağlaya anlatırlarken dinledim. Ermeni mezalimini size anlatabilmek için bu tek vesika bile yeter. Nasıl öldürüldüklerinin de hikayesini ilave edersek, bu işin nasıl yapıldığının hakikati ortaya çıkar.”

“İNTİKAMIMI BU ESERLERİ YAZARAK ALDIM”

Dedelerinin intikamını almak için bu konular üzerine araştırmalar yapıp, kitaplar yazdığını vurgulayan Özalp, ulaştığı rakamların ise yürek sızlattığının söyledi. Ermeni isyanları sırasında yüz bini aşkın insanın hunharca katledildiğini işaret eden Özalp, “1895 yılında ölenleri biraz evvel Ermeni militanın ifadesiyle belirttik. 1915’te Birinci Cihan Harbi’nin en kızgın zamanında ise Suriye cephesinden Cemal Paşa’nın gönderdiği 35 bin asker şehit olmuştur. 35 bin asker Ermeniler tarafından şehit edilmiştir. Sivili bilemiyorum, sivilin tespitini yapabilmemiz imkansızdır. Bir de Maraş harbi esnasındaki şehitlerimizi katarsanız, benim hesaplarıma göre Maraş’ta Ermeniler tarafından yüz bini geçkin Müslüman asker ve tespit edemediğimiz kadar insan katledilmiştir. İşte ben dedemin intikamını almak için bunları yazdım” ifadelerini kullandı.

MARAŞ OLAYLARINDA DA ERMENİ PARMAĞI

Ermenilerin tarihten günümüze 125 kez isyan ettiğini söyleyen Özalp, 1895 yılına kadar olanların bağımsızlık amacı taşımadığını kaydetti. Arazi ve su gibi nedenlerle çıkan isyanların ilk kez 1895 yılında bağımsızlık isyanına dönüştüğünü vurgulayan Özalp, onbinlerce insanın ölümüne neden olan bu ayaklanmanın ardından Ermenilerin 1978 yılında bir kez daha tarih sahnesine çıkarak kanlı yüzlerini gösterdiğini söyledi.

1978 yılında Kahramanmaraş’ta çıkan olayların da müsebbibinin Ermeniler olduğunu savunan Özalp, “Garbiz Altınoğlu isimli vatandaş sandık cinayeti işlemiştir. Umumi bir aftan çıkmıştır. Maraş olayları sırasında da en aktif rolü oynamıştır. Nurhak’ta yakalanmıştır ve Adana Sıkı Yönetim Komutanlığı tarafından mahkeme edilmiştir. Son Maraş olaylarının da bir Ermeni isyanı olduğu hakkındaki eserimi de kim basacaksa hodri meydan. Bunları evlad-ı vatana öğretmek zorundayız. Ama öğretemezsek yeni yeni Maraş olaylarıyla, yeni yeni Ermeni isyanlarıyla karşı karşıya kalıyoruz” diyerek sözlerini tamamladı.

İHA

Devamı »

Halepçe Katliamı

Dünyanın en büyük insanlık trajedilerinden biri olarak kabul edilen Halepçe Katliamı'nın 26 yıl dönümü. Saddam Hüseyin'in emriyle Irak ordusuna ait uçakların, 16 Mart 1988'de kimyasal gaz bombaları attığı Halepçe'de çoğu kadın ve çocuk 5 bin kişi hayatını kaybetmiş, 7 bini aşkın kişi yaralanmıştı.

16 Mart 1988 günü Irak Baas Rejimi'ne ait uçak ve helikopterlerin eşliğinde yaptığı ve en az 5 bin Kürdün yaşamına mal olan Halepçe Katliamı'nın üzerinden 26 yıl geçti.





İran-Irak Savaşı'nın sonlarına doğru gelindiği bir dönemde, 16 Mart 1988'de yaşanan Halepçe Katliamı'nda çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan en az 5 bin Kürt yaşamını yitirirken, 7 ila 10 bin arasında kişi de yaralandı. Katliamdan sağ kurtulanlar ise birçok hastalığa maruz kaldı. Binlerce insan sinir sistemi, deri, akciğer hastalıklarınına yakalanırken, tümör oluşumu ve özürlü doğum da birçok kişi de görülen rahatsızlıkların başında geliyor.
ANF'de Halapçe katliamının anlatıldığı haber analizi şöyle yer aldı:
Katliam, dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin ve Baas Rejimi'nin Kürt politikasının bir parçası idi sadece. İlk işaretleri 70'li yıllara dayanan Kürtleri topraklarından sürerek, Arap halkı içinde eritme ve Kürdistanı yavaş yavaş boşaltma politikası, İran-Irak Savaşı'nın doruğa ulaştığı yıllarda giderek bir soykırım politikasına dönüştü.
Katliamın olduğu Halepçe'de 15 Mart 1988 günü İran askeri birlikleri ‘Zafer-7 Harekatı' adlı genel bir taarruz başlatmıştı. Celal Talabani liderliğindeki YNK'ye bağlı güçler de İran Ordusu ile ortak hareket ediyordu. İran ordusu ve YNK güçleri Halepçe'yi geçerek, kent yakınlarındaki Derbendihan Gölü'nün güneyine çıkmışlar ve Süleymaniye karayolunu tutmuşlardı. Bölgede konumlanan binlerce Irak askeri arasında onlarca üst rütbeli kurmay da bulunuyordu. Ancak, buradaki birliklerin ve bölgenin Irak'ın diğer bölgeleri ile ilişkisi kesildi.
Irak ise, hem İran ordusunun girişi, hem de bölgenin Kürt Peşmergesinin denetimine geçtiğini ve isyan başladığını görünce paniğe kapılmıştı. Durumun vehametini gören Saddam Hüseyin ise, İran Ordusu'nun ilerlemesini durdurmak için Kuzey Cephesi Komutanı ‘Kimyasal Ali' lakaplı Korgeneral Alî Hasan al-Majîd al-Tikritî'ye kimyasal silah kullanmasını emretti. 16 Mart sabahı, Irak Hava Kuvvetleri'ne bağlı Sovyet yapımı Mig - 23 uçakları Halepçe, Dûceyde, İnab, Hurmal ile Sirva kasaba ve köylerini kimyasal bombardımana tabi tuttular. Uçak ve helikopterler hardal, sinir ve siyanit gazı bombaları kullanıyordu. Bombalamanın kurbanlarının başında ise, erkeklerin önemli bir kısmının savaşta olması nedeniyle kadın ve çocuklar geliyordu. Kimi kaynaklara göre 5 bin, kimilerine göre ise 6 bini aşkın kişi yaşamını yitirirken, bunların dörtte birinden fazlasını kadın ve çocuklar oluşturuyordu.
'Önce çöp gibi kötü, sonra elma gibi güzel bir koku geldi'

Katliamdan sonra yüzlerce hatta binlerce tanık anlatmıştı o günü. Aradan geçen süre içinde devletler sussa da, birçok medya mensubu olay yerine gitmiş ve geçte olsa soykırımın bu vahşi anını dünyaya göstermişlerdi.
16 Mart 1988 saat 11'de evlerindeki sığınakta olan Halepçeli bir genç kız, şöyle anlatacaktı katliamı: "Önce helikopterler geldi, sonra uçaklar. Bir bir atıldı bombalar. Başlangıçta çöp gibi kötü bir kokuydu. Sonra elma kokusu gibi güzel bir kokuya dönüştü. Ardından yumurta gibi koktu. Dışarı baktım. Çok sessizdi, ama hayvanlar ölüyordu. Koyunlar ve keçiler ölüyordu. Herkese yanlış giden bir şeyler olduğunu söyledim. Havada ters giden bir şeyler vardı. Rahatsızlanmaya başlasak da saklanmaya devam etmeye karar verdik. Gözlerimde çok şiddetli bir acı hissettim. Kız kardeşim yüzüme yaklaştı ve ‘gözlerin kıpkırmızı' dedi. Sonra çocuklar kusmaya başladılar. Çok fazla acı çekiyorlar ve sürekli ağlıyorlardı. Annem ağlıyordu. Sonra yaşlılar kusmaya başladı.
Havada kimyasal maddeler olduğunu anlamıştık. Gözlerimiz gittikçe kızarıyordu ve bazılarımızın gözleri yaşarıyordu. Kaçmaya karar verdik. İneğimiz bir köşede yatıyordu. Koşuyormuş gibi hızlı hızlı nefes alıyordu. Sonbahardaymışız gibi ağaçların yaprakları dökülüyordu. Etrafta yere çöken duman bulutları vardı. Çocuklar yürüyemiyorlardı. Kusmaktan bitkin düşmüşlerdi.
İnab köyüne doğru giderken çoğu kadın ve çocuk ölmeye başladı. Kimyasal bulutlar yere yakındı. Ağırdılar. Onları görebiliyorduk. Her tarafta insanlar ölüyordu. Bir çocuk daha ileri gidemeyecek duruma geldiğinde korkudan çılgına dönen ebeveynleri çocuğu yolun kenarında bırakıyorlardı. Aynı şekilde yaşlılar da bırakılıyordu. Koşuyorlar, nefes alamaz duruma geliyorlar ve ölüyorlardı."
'Her şey yerli yerindeydi, ama bütün canlılar ölmüştü'

Katliamdan sonra 21 Mart'ta Halepçe'ye ilk girenlerden olan ve katliam ile özdeşleşen, Kürt bir babanın minik bebeğini kurtarmak isterken yere düşerek öldüğü anı gösteren ‘Sessiz Tanık' fotoğrafı ile bilinen gazeteci Ramazan Öztürk, o günü daha sonra şöyle anlatacaktı:
"Bütün sokaklar cesetlerle doluydu. Etrafta dayanılmaz bir koku hakimdi. Körpecik bebelerden bazılarının derileri kavrulmuş, bazılarının vücudu mosmor kesilmişti. Cesetlerin çoğu kadın, çocuk ve yaşlı insanlara aitti. Bazı bebekler annelerinin kucağından fırlamış yerde sere serpe yatıyorlardı. Kimi evinin avlusunda kurulmuş sofra başında; kimi kapının eşiğinde; kimi bebeğini emzirirken; kimi oyun oynarken yakalanmıştı zehirli ölümün pençesine...
Şehrin dışındaki boş tarlalarda ise, toplu halde ölmüş yüzlerce insan vardı. Uzaktan bakıldığında, sanki tarlalarda ot yerine insan bedenleri biçilmişti. Bu açık hava mezarlığında, yine kadın ve çocuklar çoğunluktaydı. Hepsi birbirlerine sokulmuş, korkunç ölüme teslim olmuşlardı.
Bazıları ise, su birikintilerinin başında ölüvermişlerdi. Bunlar da, kimyasal gazların yaktığı vücutlarını suyla ıslatarak kurtulmaya çalışanlardı. Toplu cesetlerin arka planında, otlarken yine zehirli gazın etkisiyle telef olmuş ve vücutları şişmiş hayvanların görüntüsü göze çarpıyordu. Kısacası, bomba isabeti almış birkaç binanın dışında her şey yerli yerindeydi, ama bütün canlılar ölmüştü."
Katlimın bıraktığı izler halen belirgin

Halepçe Katliamı, hem Kürtler hem de uluslararası gözlemciler tarafından 23 Şubat- 6 Eylül 1988 arasında süren Enfal Operasyonu'nun doruk noktası olarak görülüyor. Katliamdan sonra kent ve çevresinde yaşayan insanlar diğer Güney Kürdistan halkının da yaptığı gibi Kuzey ve Doğu Kürdistan'a kaçmak zorunda kaldı. Savaşların sona ermesi ile birlikte evlerine geri dönen insanların yaşamlarını yeniden eski düzene koymaları bir daha asla mümkün olmadı.
Her ne kadar tüm Enfal Harekatı boyunca katledilen Kürtlerin sayısı 100 ila 200 bin arasında olsa da, yaşanan vahşetin boyutu ve sonrasında yarattığı tahribatlar ile Halepçe Katliamı, hem Kürt hem de insanlık tarihinde belki de Enfal'den daha derin izler bıraktı. Halen binlerce kişi çeşitli hastalıklarla boğuşurken, birçok kadın doğum sonrası çocuklarını kaybedebiliyor. Yapılan araştırmalara göre, 2000'li yıllara kadar Halepçe'de özürlü doğum oranı Hiroşima ve Nagazaki'den bir kaç kat daha fazla idi.
Katliamdan kurtulan birçok insan gözlerini kaybederken, binlerce insan deri, akciğer, boğaz ve diğer sinir sistemi hastalıkları ile mücadele etmek zorunda kaldı. Katliam sonrasında Güney Kürdistan'ın 2000'li yıllara kadar sürekli bir çatışma halinde olması ve yeterli önlemlerin alınmaması nedeniyle sağ kurtulanların rehabilitasyonuna ilişkin ciddi bir çalışma da yapılamadı.

Devamı »

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi

Ey Atatürkçüler! Bize inanmıyorsunuz, o halde alın size yabancı gözüyle Lozan ve neticesi…

1922-1923 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin Türkiye büyükelçisi olarak Ankara’da bulunan Semyon Ivanoviç Aralov’un, Lozan Konferansı’nın sonuçları ile alakalı olarak hatıratında:

“… Ingiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, eskiden Türkiye’nin olan Musul’u ve daha başka yerleri Türkiye’den koparmayı, Yunanlıların yakıp yıktığı şehir, kasaba ve köyler için Yunanlılara tamirat parası verdirmemeyi ve Boğazlar meselesinde Ingiliz planını gerçekleştirmeyi başardı.

Türkiye’nin Musul’u bırakması ve tamirat parasından vazgeçmesi karşılığı olarak kendisine küçücük Karaağaç bölgesinin verilmesiyle yetindi” diye yazdı.

**********

KAYNAK:

Semyon Ivanoviç Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları, Birey-Toplum Yay., Istanbul 1985, sayfa 233.

Kadir Çandarlıoğlu - http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

Devamı »