Geldikleri gibi gitmediler: Lozan’ı anlamak (7 bölüm)

Geldikleri gibi gitmediler 1: Lozan’ı anlamak

Ülkelerin kaderlerini belirleyen, uluslararası antlaşmalar tarih boyunca tartışılır olmuştur. Ülkemizde ise, sınırlarımızı ve kaderimizi belirleyen Lozan antlaşması; bırakın tartışmayı, sorgulamak ve hatta en küçük menfi görüş bildirmek bile cesaret isteyen konulardandır. Çünkü her an yobaz, irticacı, işbirlikçi ve vatan haini gibi yaftalarla karşılaşmayı göze almak durumundasınızdır.

Çünkü, Lozanda verilen tavizlerin ve taahhüdlerin yalnız hesabını sormak için değil, telafi çarelerini aramak için de halka hakikatleri olduğu gibi söylemek misyonunu da yüklenen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının başına gelenleri anlamadan, vatan hainliği kavramının nasıl ucuzlatıldığını anlayamazsınız. Aynı şekilde irtica, laiklik vb. kavramların, tam ve net bir tanımının günümüze kadar neden yapılmadığını da anlayamazsınız.

Bugün irtica tehlikesinden bahsedenlere, “İrtica” nedir ? “Nasıl bir tehlikedir ?” diye sorsanız, politik ve yuvarlak cevaplardan başka tatmin edici bir cevap alacağınızı hiç düşünmüyorum.

Resmi söylemin ezber ve sloganlarını eğitim zanneden, ve böylesi bir milli öğütüm tezgahlarından geçtikleri için, analoji ve sorgulama yoksunu zihinler, Sevr’i utanç ve zillet belgesi, Lozan’ı da zafer anıtı olarak gören bir değirmende öğütüldükleri için, yazacaklarım çoğu kimsenin hoşuna gitmeyecektir muhtemelen.

Ancak gerçeklerin er yada geç ortaya çıkmak gibi kötü (iyi) bir huyu vardır ve aslında tarihi çeşitli sorularla ve sorgularla çeşitli yerlerinden deşmek, buzdağının görünmeyen kısımlarına ışıklar tutmak ve ortaya çıkacak yeni ve süpriz sonuçlara açık olmak ve bu doğrultuda ön yargılarımızı yıkmak hepimizin görevi olmalı değil midir ?

***

Geldikleri gibi gitmediler 2: Lozan’ı anlamak

Aksi takdirde tarihi olmuş, bitmiş ve kemale ermiş dokunulmaz bir sihirli küre ve kıymeti kendinden menkul değerler manzumesi gibi algılarsak derin yanılgılara düşeriz.

Tarihi anlama konusunda en büyük yanılgılardan biri de, olayları etik doğru ve yanlışlar bazında değil de, kişiler bazında ele alışımız olmuştur. Bu yanılgıdır ki, tarihimizi gerçek ve normal düzleminden çıkarmış, efsane haline getirmiştir. Oysa realite şudur ki; milletler tarihini, geçmişinden ders çıkarmak, gününü ve geleceğini anlamlandırmak için okurlar, efsaneler oluşturmak için değil.

Söylemek istediğim esas meseleye gelirsek;

Lozan antlaşmasını, kuru bir toprak parçasının kavgası olarak görmek, büyük tabloyu görememekle eşdeğerdir. Kendimizi aldatmadır. Çünkü bu tip antlaşmalar, çok boyutludur ve çok derin hesaplar sonucu ortaya çıkarlar. Bu antlaşmalarda, toprak kaygısından çok, stratejik güvenlik, ekonomik kaygılar, potansiyel tehdit unsurları, yeni yada mevcut dünya düzenine uygunluk ve buna benzer konular yer alır.

Bir diğer önemli husus ise, meydanlarda kazanılmış savaşlar, tek başlarına hiç bir öneme haiz olmayabilirler. Bu başarıyı siyasi diplomatlarınızla masa başında da devam ettiremezseniz, meydanda kazandığınızı zannettiğiniz zafer bir anda hezimete de dönüşebilir. Tarih bunun gibi ibretlik olaylarla doludur. Kesin bir zafer için hem meydan da hem de masa başında başarı şarttır.

-Ekonomik Kaygılar ve Toprak Kaygısı Açısından LOZAN :

Hemen söylemeliyim ki, Lozan’da ekonomik olarak çok büyük kayıplar verdik. Bütün faturaları ödemeye razı geldik. Hatta Osmanlının eski borçlarını bile ödemeyi kabul ettik.

***

Geldikleri gibi gitmediler 3: Lozan’ı anlamak

Meseleye toprak meselesi olarak baksak bile, yine yaya kaldığımızı görürüz ve Lozan’ı neresinden tutarsanız tutun, hep elinizde kalacaktır.

Mesela Lozan’da Filistin toprakları için ne yaptık ?

Koca bir HİÇ… Hatta görüşmeler sırasında Filistinli kardeşlerimiz TBMM kapısında günlerce, “Bizi İngiliz kurtlarına teslim etmeyin” diye yalvar yakar dolaşmışlardı. Aldıkları cevap, önce oyalama, sonra da kendi başınızın çaresine bakın, olmuştu. Lozan’ın asıl tartışmamız gereken boyutu, Ortadoğu’nun paylaşılması ve sınırların yeniden çizilmesi karşısında aldığımız uysal tavırdır. Böylece İngilizlere petrol alanlarını, kontrol etme şansını da vermiştik.

Ancak can yakıcı acı gerçek:

Lozan zaferiyle (!) diğer Arap topraklarında olduğu gibi Filistin’de de Sevr’in bütün istekleri olduğu gibi kabul edilmiştir. Hatta Filistin’de İngiliz manda rejimi, İsmet Paşanın Lozan’daki imzasıyla resmiyet kazanmış, böylece İsrail’in kuruluşuna giden yolda en büyük engellerden biri daha bertaraf edilmişti.

Ayrıca bir kenara not edin;

İmadiye ilçesi Sevr’de bizde görünür ama Lozan’da Irak’a bırakılmıştır.

Ayrıca Çanakkale şehitliğini, Lozan’da, ebediyen itilaf devletlerine bırakmıştık.

Daha Lozan’da Yunanlılardan almamız gereken savaş tazminatından neden vazgeçtiğimizi, Batı Trakya’yı, Batum’u, Oniki Ada’yı, Musul’u, Kerkük’ü, Süleymaniye’yi kaybedişimizi anlatmadım bile….

Canınızı acıtmamak ve sıkmamak için detaylara girmiyorum.

***

Geldikleri gibi gitmediler 4: Lozan tehdidi

Stratejik Güvenlik ve Potansiyel Tehdit Unsuru Olarak LOZAN :

İkinci Dünya Savaşından sonra muzaffer devletler, Almanya’yı işgal etmiş, orada bulundukları süre zarfında kendilerine göre yeni ve özgürlükçü bir sistem inşa etmiş ve yine kendileri açısından tehdit unsuru olarak gördükleri “Führer Rejimi”ne benzer bir ortamın tekrar doğmamasını temin ettikten sonra “geldikleri gibi” gitmişlerdi! Üstelik Almanların babaları hala Alman.

Olayı bu çerçevede düşünürsek Lozan’da işgalci kuvvetlerin kuracakları yada kafalarında tahayyül ettikleri “Yeni Dünya Düzeni”ne tehdit unsuru olabilecek tehlikeler nelerdi ? İşte bu sorunun cevabı flu resmi biraz daha netleştirecektir.
Öyle sanıldığı gibi, milli mücadele yapıldıktan sonra, İstanbul’daki işgalci güçler:

“Aman bu Türkler ne yamanmış. Gelip bizi de denize dökmeden gedelim bari” deyip geldikleri gibi gitmediler!

Geçmişimizi ve geleceğimizi tarumar edip öyle gittiler.

Ve hatta Lozan’da kovduk dediğimiz adamların karşısına oturunca bize hiç de galip gibi davranmadılar. İlk devrede uzlaşmaya bile varmadılar. Ne zaman ki; yüzyıllardır var olan bir kültürü yok etmek ve yerine başka bir medeniyetten ithal edilmiş olan tamamen yeni bir kültür koymak gibi zor ve travmatik bir proje ve uygulama şekilleri devreye girince, birinci devresinde bağımsızlığımızı tanımamakta direnen itilaf devletlerinin, ikinci devrede nasıl olup da maddeleri tartışma gereği bile duymadan kabul ettikleri anlaşılmış oldu..

“Hep önde, hep ileri !” diyen 10.yıl marşımızdan aldığım cesaretle, biraz daha ileri gidiyor ve diyorum ki: İtilaf devletlerinin esas amacı;

Temellerini İslamiyet’ten alan, 600 yıldır dünyaya adaletiyle hükmetmiş, “Osmanlı kültür ve medeniyeti” Kurulan Yeni Dünya Düzenine, en büyük tehdit unsuruydu ve temelleriyle beraber yok edilmeliydi.

***

Geldikleri gibi gitmediler 5: Lozan tehdidi

Osmanlı’yı haritadan silmenin yetmeyeceğini bildikleri için, daha etkili; Lord Gladstone’nun dediği gibi `Türklerin kendiliğinden Kur’andan vazgeçecekleri´ bir yönteme ihtiyaç vardı.

İslam’ın bazı sembolleri, medeniyetimiz bütünüyle imha edildi. Önce dedelerimizin yazdıklarını anlamaz hale gelmeliydik. Onların mirasını reddetik. Böylece, dalından koparılmış bir çiçek misali geçmişimizle bağımız koparıldı. Kütüphaneler dolusu kitap bir gecede okunmaz hale getirildi.

Tarihçiler, İslam medeniyetinin çöküşünde, Cengiz ordularının İslam yurtlarındaki kütüphaneleri ateşe vermesinin büyük rol oynadığına sık sık vurgu yaparlar. Haksız da sayılmazlar. Ama hiç kimse, geçmiş yüzyılın başında yapılan bir inkılâp ile İslam ve Osmanlı Medeniyetinin yaşayan bütün kaynaklarının bir gecede imha edildiğinden söz etmez!

Nitekim medeniyet ve tarih kaynaklarımızın bir gecede okunmaz hale getirilmesi yetmez. Sayısız camiler haraç mezat satılır. Vakıfların bünyesindeki tekke, zaviye, han, hamam… hasılı Osmanlı’yı ve İslam’ı hatırlatacak her simge yok pahasına ehil olmayan insanlara devredilir. Çoğu yıkılır. Bir kısmı ise, dükkân, meyhane ve bir kısmı da bar yapılır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2003′te yaptırdığı bir envanter çalışması sonucu, sadece Tarihi Yarımadada altı binden ziyade tarihi eserin yok edildiği belirlendi ki, bunların tamamına yakını, Osmanlı eseriydi. Mesela Rumelihisarı sahnesinin yeri camii idi. Beş – on yıl öncesine kadar mihrabı hala ayaktaydı.

Bir de, Suudi Arabistan’ın Ecyad Kalesi’ni yok etmesine veya Sırp militanların Mostar Köprüsü’nü yıkmasına, Balkanlardaki Osmanlı eserlerinin yok edilmesine kızanlar, öncelikle kendi medeniyetimizi kendi ellerimizle nasıl yok ettiğimizi idrak etmek zorundadırlar. En azından günahı ve sevabıyla tarihimizle yüzleşebilmeliler.

Bunlarla da yetinilmedi. Osmanlı’nın dünyaca ünlü arşivleri dahi haraç mezat satılmış ve büyük bir kısmı da hurda kağıt yapılmıştır. Allah’tan Bulgaristan işe erken uyandı da, en azından kendi tarihini ilgilendiren arşivlerin büyük bir kısmını alıp yok edilmekten kurtardı…

Siz bu milletin kendi tarihine duyduğu bu hıncı anlayabiliyor musunuz? (Kendi kültür ve medeniyetine yabancılaştırılmak böyle bir şey olsa gerek!)

Kısaca, İngiliz veya Amerikan mandasını kabullendiğimizde bize zorla yaptırmaları ihtimali bulunan her şeyi veya onların asırlardır bize yapmak istediklerini, biz kendimiz yapmaya karar verdik.

***

Geldikleri gibi gitmediler 6: Halifelik Açısından Lozan

Dönemin etkin gücü İngiltere’nin, milyonlarca Müslüman nüfusu yönettiği için kendisine potansiyel bir tehlike arz eden Hilafeti kontrol etme kaygıları vardı. Türkiye Hilafet kozunu ancak 1924 Mart’ına kadar elinde tutabildi. Yine kendi elimizle saltanat ve halifelik makamını kaldırdık.

Oysa 2.Abdulhamid Han son dönemlerde, siyasi bir makam da olsa Halifelik makamını oldukça etkin ve güçlü bir biçimde kullanmıştı ve bu makam ingilizlerin başının ağrısıydı. Meselenin diğer bir acı boyutuna da değinmeden edemeyeceğim.

Her ne kadar sol aydınlarımız yıllardır `Ruslar bize yardım etmeseydi Kurtuluş Savaşı’nı biraz zor kazanırdık´ deseler de;

Dünya Savaşı’nda Osmanlı topraklarının işgali, işgalci kuvvetlerin Müslümanlara zulümleri ve Halife’nin Hıristiyan devletlerin elinde esir konumuna düşmesi, Hint Müslümanlarını harekete geçirmiş ve İngiltere’ye baskı yapmak amacıyla çeşitli dernekler kurmuşlardı. İşte bu derneklerin çabalarıyla Halifeyi kurtarmak üzere 875 bin lira Ankara’ya ulaştırılmıştı.

Paranın akıbeti mi ? M. Kemal bir Banka (İş Bankası) kuruluşunda sermaye olarak kullandı.

Yakın tarih yazılarıyla dikkati çeken ve sorgulayıcı tarihin öncülerinden olan başarılı yazar Mustafa Armağan’ın dediği gibi;

“Sizi bilmem ama bir Pakistanlı kalkıp bana, `Biz size bankanıza sermaye yapasınız diye mi bu parayı verdik?´ derse verecek cevabım yok. Aynı şekilde `Biz size o parayı Halifeyi kurtarmanız için verdik, siz gidip Halifeliği kaldırdınız. Öyleyse paramızı geri isteriz´ derse verecek cevabım yine yok.”

Maalesef benim de yok. Verecek cevabı olanlar, en azından yorum kısmına yazarlarsa ve beni de tatmin ederlerse çok mutlu olurum. Bu yardım paralarının akıbetini araştırıp, biraz daha derinleşenler; sürpriz sonuçlara ve ezber bozmaya hazırlıklı olmalılar. Meraklılarına duyurulur.

***

Geldikleri gibi gitmediler 7 ve SON: Halifelik Açısından Lozan

SONUÇ :

1 – Ölü doğmuş, haklı olarak Nutukta bile antlaşma değil, proje olduğu ısrarla belirtilen, İngiliz parlementerlerin dahi paçavra diye dalga geçtiği SEVR, biz dahil hiçbir taraf ülkenin (Yunanistan hariç) parlamentosunda onaylanıp yürürlüğe girmemiştir. Ve aslında daha ilk günden uygulanamaz olduğu anlaşılmıştır. Sevr’in hedeflerinin asıl onayı Lozan’da gelecektir ve Lozan, SEVR’in hafifletilmiş bir versiyonudur.

2 – Lozan, dünya sisteminin Birinci Dünya Savaşı sonrasında aldığı yeni şekli, Yeni Dünya Düzeni’ni aksatmayan, aksatmak ne kelime tahkim eden, güçlendiren bir antlaşmaydı. Zaten böyle gerçekçi bir temele dayandığı içindir ki, ömrü Sevr gibi kısa olmadı ve taraf ülkelerce onaylanabildi.

3 – Lozan antlaşması, sadece kuru bir toprak mücadelesi değildir.

4 – Kâzım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay gibi bizzat Milli Mücadele’nin şaibesiz kahramanları “Misak-i Milli yarım kalmıştır” diyerek ve Lozan’ı telafi için, siyasi mücadeleye girip parti kurmuşlardı. Sonuçta Vatan haini damgası yemekten kurtulamadılar.

5 – İtilaf Devletleri acı ama gerçektir “Geldikleri gibi gitmediler.”

6 – Kültür ve Medeniyetimizi, bir başka değişle geçmişimizi ve geleceğimizi tarumar edip öyle gittiler.

7 – İllaki bir zafer olarak anacak olursak; Lozan, verdiğimiz tavizlerin ve taahhüdlerin zaferi olabilir.

8 – Lozan Antlaşması’nı zafer olarak görmek, bizi gerçeklere karşı körleştirmekten başka bir işe yaramaz.

***

Yazı, Mehmet Bahadır’ın makalesinden alıntılanmıştır. (Kısaltılmıştır.)

**********

`K. Çandarlıoğlu´

Lozan Hakkında Video



Bu Yazıyı Beğendiniz mi?

0 yorum: